Grinin En Düzenli Tonu: Zürih
İstanbul’un o meşhur kaosundan sonra Şubat başında kendimi Zürih’e attığımda ilk hissettiğim şey şuydu: Mutlak sessizlik ve sarsılmaz bir düzen. Şehir, sanki dev bir saatin çarkları gibi tıkır tıkır işliyor. Gri gökyüzü ve Şubat soğuğu şehre biraz mesafeli bir hava katsa da, o sakin atmosferde yürümek insana garip bir huzur veriyor.
Zürih çok büyük bir yer değil, bu yüzden keşfetmenin en iyi yolu yürümek. Doğa ve şehir öyle bir iç içe geçmiş ki, her köşe başında kendinizi bir tablonun içinde gibi hissedebiliyorsunuz. Dürüst olmam gerekirse damak tadıma çok hitap eden şeyler bulamadım ama o düzenin içinde kaybolmak yetti. Zürih’ten ayrılırken bindiğim trenin camından İtalya’ya doğru akan doğa ise bu gezinin en unutulmaz fragmanıydı.
Heybetli ve Şık: Milano’nun Sokaklarında Küçülmek
Tren İsviçre’den İtalya’ya geçtiğinde atmosfer bir anda değişti. Milano’ya adım attığım an devasa, eski ve hikayesi olan binalar beni karşıladı. Sokakların arasında gezerken o taş yapıların heybeti karşısında kendimi küçücük hissetmekten alıkoyamadım.
Milano tam anlamıyla bir tasarım ve alışveriş şehri. Kafanızı nereye çevirseniz bir marka, bir şıklık görüyorsunuz. Ama kalbi kesinlikle Duomo’da atıyor. Duomo di Milano’nun o ince işçiliği ve görkemi karşısında büyülenmemek imkansız. Şehrin o modern alışveriş ruhuyla tarihi binalarının birleşimi, Milano’yu kalbimde ayrı bir yere koydu. Modern hayatla tarihin bu kadar şık bir şekilde iç içe geçmesi tam benim kalemim.
Bir Açık Hava Müzesi: Floransa
Eğer Dünya'da tek bir müze olsaydı orası kesinlikle Floransa olurdu. Bu şehirde 'müze' kavramı sadece binaların içinde değil, bizzat sokaklarda. Özellikle o devasa heykellerin ve sanat eserlerinin olduğu meydan (Piazza della Signoria) bir açık hava müzesi gibi sizi içine çekiyor.
Floransa’nın en sevdiğim tarafı butik bir ruhunun olması. Her yere yürüyerek, her sokağın tadını çıkararak ulaşabiliyorsunuz. Ama bu seyahatin benim için zirve noktalarından biri Akademi Galerisi’ydi. Michelangelo’nun Davut Heykeli’ni (David) o kadar yakından görmek, sanatın sınırlarını zorlayan o detaylara tanık olmak bambaşka bir histi. Floransa, her adımda size sanatın tarihini anlatan küçük ama dev bir şehir.
Binlerce Yıllık Bir Dev: Roma
Roma için söylenecek çok söz var ama tek kelime yetecekse o kesinlikle 'büyüleyici'. Şehirde binlerce adım attım ama her adımda karşıma çıkan tarih o yorgunluğu unutturdu. Kolezyum’un o vahşi ihtişamı, Fontana di Trevi’nin (Aşk Çeşmesi) kalabalığına rağmen verdiği o mistik his, Piazza Navona’nın canlılığı...
Özellikle Vittoriano (Altare della Patria) beni en çok sarsan yapılardan biri oldu; o kadar devasa ve beyaz ki, şehrin her yerinden size bakıyor gibi. İtalya’yı şehirler arası trenlerle gezmek ise bu deneyimi kusursuzlaştırdı. Her durakta yeni bir hikayeye inmek, Roma’nın o kadim sokaklarında kaybolmak paha biçilemezdi. Roma sadece bir şehir değil, zamanın durduğu bir dev gibi.
Mısır Seri - Yazı 1: Kızıldeniz’in Kalbi: Sharm El Sheikh ve Dahab
Nisan 2024’te gece yarısı uçağıyla Mısır’a indiğimde neyle karşılaşacağımı tam kestiremiyordum. Gece otele yerleşip sabah gözümü açtığımda ise karşımda duran Kızıldeniz tüm sorularımı cevapladı. Sharm El Sheikh’te günler tam bir deniz şöleni gibi geçti. Cam tabanlı tekne turuyla o mercan resiflerini ve su altının o kaotik ama büyüleyici renk paletini izlemek, akvaryumun içine düşmek gibiydi.
Ardından rotayı Dahab’a kırdım. Barış Anıtı, eski şehir merkezi ve o heybetli El Sahaba Camii... Dahab, Sharm’a göre daha otantik ve ruhu olan bir yer. Ras Mohammed’de katıldığım tekne turu ise bu etabın zirvesiydi. İlk kez tüplü dalış yaptım; suyun altındaki o sessiz dünyada mercanların arasında süzülürken zamanın durduğunu hissettim. Mısır benim için muhteşem bir deniz tatiliyle başladı ama asıl macera çöle giden o otobüs yolculuğuyla şekillenecekti.
Mısır Seri - Yazı 2: Çölün Ortasında Bir Mühendislik Harikası: Kahire ve Piramitler
Sharm’dan Kahire’ye yaklaşık 8 saat süren o uzun otobüs yolculuğu, sanki modern dünyadan antik çağlara yapılan bir geçiş gibiydi. Kahire’ye vardığımda piramitleri görecek olmanın heyecanı tüm yorgunluğumu aldı. Ertesi gün Giza Platosu’na ayak bastığımda, o üç büyük piramidi ve Sfenks’i karşımda gördüğüm an insanın ufku gerçekten açılıyor. Binlerce yıl önce bu taşların nasıl üst üste konduğunu düşünmek, bir teknoloji meraklısı olarak beni hayrete düşürdü.
Ardından piramitlerin atası sayılan Sakkara’ya geçtim; ilk nekropol alanı, ilk basamaklı piramit... Tarihin başladığı noktada durmak tarifsiz bir histi. Kahire’deki müze turu ise bir 'zaman makinesi' gibiydi. Hem o ruhu olan eski müzeyi hem de yeni yapılan devasa müzeyi gezdim. Firavunların mumyalarını ve o paha biçilemez hazinelerini izlerken Mısır’ın neden dünyanın en büyük gizemi olduğunu bir kez daha anladım. Akşamında ise Nil Nehri’nde yemekli bir tekne turuyla günü kapattım. Yemekler biraz fazla baharatlı olsa da Nil’in üzerinde o esintiyi hissetmek harikaydı.
Mısır Seri - Yazı 3: Akdeniz’in Kıyısında Tarihin İzleri: İskenderiye
Mısır maceramın son durağı Akdeniz’in incisi İskenderiye oldu. Burası Kahire’nin tozlu tarihinden biraz daha farklı, deniz kokan bir liman şehri. Eski dünyanın yedi harikasından biri olan İskenderiye Feneri’nin yıkıldığı yerde yükselen İskenderiye Kalesi’ni (Kayıtbay Kalesi) gezmek, o devasa taşların arasında tarihin tozunu yutmak müthişti.
Meşhur İskenderiye Kütüphanesi’ne dışarıdan bir göz gezdirmek bile o devasa bilgi birikimini hissettirmeye yetti. Mısır gezim, Kızıldeniz’in maviliklerinde başlayıp piramitlerin gizemiyle derinleşti ve İskenderiye’nin tarihiyle son buldu. Nisan ayının o yakıcı olmayan sıcağında yaptığım bu yolculuk, gece uçağıyla İstanbul’a dönerken zihnimde 'en verimli seyahatler' listesinde ilk sıraya yerleşti.
Karadağ Serisi - Yazı 1: Adriyatik’in Gizli Bahçesi: Kotor ve Perast
28 Eylül 2023’te Podgoritsa’ya indiğimde, Balkanlar’ın bu kadar hızlı bir şekilde beni büyüleyeceğini tahmin etmemiştim. Kısa bir yolculukla Budva’ya ulaşıp ertesi sabah gözümü açtığımda, kendimi masmavi bir deniz ve yemyeşil bir doğanın tam ortasında buldum. Ama o günün asıl yıldızı Kotor’du. Devasa bir dağın eteğine, surların ardına gizlenmiş o mistik 'Old Town' sokaklarında kaybolmak paha biçilemezdi. Taş binaların arasında şehrin tarihini solurken yorulup, eski bir Sırp kilisesinin önündeki barda buz gibi bir 'dark beer' yudumlamak, o anın tüm yorgunluğunu aldı.
Kotor’un o tatlı kasaba havasından sonra Perast’a geçtiğimde ise kelimenin tam anlamıyla nutkum tutuldu. Hani 'kartpostallık' derler ya, Perast tam olarak o. Zürih Gölü’nün güzelliği bir yana, buradaki denize sıfır devasa dağ manzarası bambaşka bir seviyeydi. O manzaraya karşı güzel bir steak ve şarap eşliğinde verdiğim mola, ardından dayanamayıp o muazzam doğaya karşı kendimi Adriyatik’in sularına bırakışım... Perast, Karadağ’ın zihnime kazınan en net karesi oldu.
Karadağ Serisi - Yazı 2: Budva’da Rüzgar ve Şans: Denizden Casino’ya
Karadağ tatilimin geri kalanını Budva’nın o enerjik atmosferine ayırdım. Eylül sonu olmasına rağmen hava ve deniz hala davetkardı. Günlerimi genellikle kanoya binip kıyıları keşfederek ve Adriyatik’in tadını çıkararak geçirdim. Budva, hem o tarihi dokusuyla hem de modern plaj hayatıyla harika bir denge sunuyor.
Bir akşam rotayı Budva Bar tarafına kırdım ve 'şansımı denemeden dönmeyeyim' diyerek casino’ya uğradım. Sonuç? Gidiş-dönüş taksi parasını çıkaracak kadar bir kazançla masadan kalktım; tatilin küçük ama keyifli bir bonusu oldu bu :) Toplamda 4 gece süren kısa ama her anı dolu dolu, hem ruhu dinlendiren hem de adrenalini eksik etmeyen bir kaçamaktı. Karadağ, ileride bir gün tekrar dönülecekler listemde yerini aldı.